DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜNDE TÜRKİYE

0

 

 

3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü, 1991’de bağımsız ve çoğulcu bir Afrika basınının gelişmesi üzerine yapılan bir seminerin ardından Aralık 1993’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Bundan 19 yıl sonra ve 10 yıllık AKP yönetiminden sonra Türkiye 3 Mayıs 2012’yi şöyle kutluyor:

 

  • Merkezi Paris’de olan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) sıralamasında, Türkiye 2010’a göre 10 sıra gerileyerek, 179 ülke içinde 148. sırada! Bizden daha iyi olan bazı ülkeler (ve yerleştikleri sıralar) şöyle: Namibya (20), Nijerya (29), Tanzanya (34), Gana (41), Botsvana (42), Orta Afrika Cumhuriyeti (62), Tonga (63), Mozambik (66), Kenya ve Madagaskar (84), Zambiya (86), Kongo (90), Kamerun (97), Moğolistan (100), Güney Sudan (111), Zimbabve (117), Cezayir (122), Etyopya (127), Bengladeş (129), Fas (138), Uganda (139), Swaziland (144), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (145)… Ve TÜRKİYE (148)! (Ayrıntılar için bkz: http://www.turkiyeavrupavakfi.org/index.php/genel-haberler/3399-basin-ozgurlugu.html)

 

  • Merkezi Washington DC’de olan Freedom House sıralamasında ise, Türkiye 197 ülke içinde 121. sırada! Bizden daha iyi olan ülkeler (ve yerleştikleri sıralar) şöyle: Gana (58), Namibia (68), Güney Afrika (74), Moğolistan (81), Botsvana (83), Mozambik (90), Tanzanya (103), Nijerya (106), Bengladeş (111), Kongo (118), Senegal (120)… VE TÜRKİYE (121)! (Rapor ve listenin tamamı için bkz: http://www.freedomhouse.org/report/freedom-press/freedom-press-2012)

 

Bundan 19 yıl önce, Afrika basınının özgürce gelişmesini teşvik için ilan edilen Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, bugün birçok Afrika ülkesinden daha kötü durumdayız. Bu durumumuzun sorumlusu kimdir sorusuna doğru yanıt ancak şu iki sözü özümseyerek verilebilir:

  • “Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden  tehlikeli bir yerdir” Albert Einstein.
  • “Namussuzlar da en az namuslular kadar cesur olmazsa, o ülke için kurtuluş yoktur”  İsmet İnönü.

Şimdi bu sözler ışığında, kendi haber kaynağını denetleyemeyen toplumun kendisine saygısı üzerine düşünmesini dilerim.

Yine bu sözler ışığında, basın mensuplarının, duruşlarının onurlu olup olmadığı üzerine düşünmesini dilerim.

Her bir basın mensubumuzun Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü, duruşuyla hak ettiği şekilde kutlarım.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Coşkunoğlu_BThaber_Nisan12

BTHaber Nisan 2012

0

ULUSAL

İNTERNET TBMM’DE

TBMM’de Bilişim ve İnternet Araştırma Komisyonu, “bilgi toplumu olma yolunda bilişim sektörünün gelişimi ve internet kullanımının başta çocuklar, gençler ve aile yapısı üzerinde olmak üzere sosyal etkilerinin araştırılması” amacıyla 15 Mart günü çalışmalarına başladı. Bu komisyonlardan bir yarar beklenilmemesi gerektiğini kişisel deneyimlerimden biliyorum. Hatta, zararı bile olabilir. Nitekim bir nöroloji profesörünün komisyonda yaptığı açıklamalardan yanlış ve sakıncalı sonuçlar çıkarmak mümkün.

Kimi medyamızda şok haber olarak verilen açıklamalar, internetin çocuklarda ve gençlerde zararlı etkileri olduğu yönünde. Profesörün komisyonda açıkladığı sonuçlar ABD’de yapılan araştırmalara dayanıyor. Benim “Bireysel” altındaki yazılarımı izleyenler, bu konuları yakından izlediğimi ve yeri geldikçe önemli bulguları burada özetlediğimi bilirler. Konuyu yakından izlediğim halde, ABD için elde edilmiş sonuçların Türk insanı için geçerli olduğunu gösteren bir araştırma görmedim. Kaldı ki, söz konusu olumsuz bulguların bazılarının ABD için bile geçerli olduğu iki nedenle kuşku götürür. Birincisi, bazı bulguları ABD için bile genelleştirmek doğru olmayabilir. Örneğin sosyal ağlarda akranlarının daha iyi durumda olduğunu, güzel yaşamları olduğunu gören üniversite öğrencilerinin mutsuz olduğu, dolayısıyla sosyal ağların mutsuzluğa neden olduğu bulgusu, Kaliforniya’da bir üniversitede yapılmıştır ve ABD için bile genelleştirmenin doğru olduğu varsayılamaz. İkincisi, bazı bulgular zaten var olan durumu yansıtmaktadır. Örneğin, internetin yalnızlaşmaya neden olduğu bulgusu, ABD’de yalnızlaşmanın sosyal ağlar çıkmadan önce de zaten giderek arttığı gerçeği nedeniyle geçerliliğini kısmen de olsa kaybetmektedir.

İnternetin çocukların beyninde bilişsel (cognitive) ve nörolojik etkileri olduğu yönünde bulgular vardır. Fakat, bu bulguların olumsuz olduğuna inanan uzmanlar ile olmadığını iddia eden uzmanların ABD’de tam ortadan bölünmüş olduğunu Mart sonu yazımda yazmıştım. Bu kadar yeni bir konuda bu belirsizlik doğal.

Komisyon çalışmalarının yararlı ve anlamlı olma ihtimalini artırmak için, okuyucularımızın komisyon üyelerine bilgi iletmelerini hararetle öneririm. Küçük çapta bir kitle-kaynaklı katılım (crowd-sourcing) uygulaması yapılmış olur. Üye listesine http://www.tbmm.gov.tr/arastirma_komisyonlari/bilisim_internet/komisyon_uyeleri.htm adresinden ulaşılabilir. Her üyenin ismini tıkladığınız zaman, iletişim bilgileri elde edilebilir.

KÜRESEL

YOĞUNLAŞAN İNTERNET TARTIŞMALARI

Kendi iş planlarının gereği olarak Google, bundan otuz yıl önce başlayan internetin açık ve evrensel erişim ilkelerinin şu an en güçlü savunucusu. Bu nedenle olsa gerek, İngiltere’de çıkan The Guardian gazetesi, bir hafta süren “İnternet için Muharebe” (Battle for the İnternet) yazı dizisine 15 Nisan’da, Larry Page ile beraber Google’ı kurmuş olan 38 yaşındaki milyarder Sergey Brin ile yapılan bir söyleşi ile başladı (http://www.guardian.co.uk/technology/2012/apr/15/web-freedom-threat-google-brin).  Brin’e göre, günümüzde internet hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü tehdit altında. Tehditler 3 farklı yönden kaynaklanıyor:  yurttaşlarının erişim ve iletişimini kontrol altında tutmak isteyen hükümetler, korsanı önlemek isteyen eğlence sektörü, Apple ve Facebook gibi şirketlerin platformlarında yer alabilecek programları sıkı bir kontrol altında tutarak etrafı duvarla çevrilmiş bahçe yaratanlar.

Aynı günlerde, Avrupa Komisyonu başkan yardımcısı ve Dijital Avrupa başkanı Neelie Kroes, Lyon’da toplanan WWW Konferansı’nda çok ses getiren konuşmasında (http://tinyurl.com/bnd4hmx),  güçlü bir şekilde açık interneti savundu. Kullanıcının seçimi için, farklı iş modellerinin bulunmasından, esnek telif hakları anlayışına kadar, internetin açık olması gerektiğini, kimi çevrelere göre bir politikacıdan ve bürokrattan beklenmeyecek köşeli ifadelerle vurguladı.

Açık, serbest, erişilebilir olması üzerinde bu güçlü sesler yanında, SOPA ve PIPA yasa tasarılarında geri adım atan ABD yasama organları, “Sibergüvenlik Haftası” (Cybersecurity Week) olarak ilan edilen 23 Nisan haftasını, CISPA gibi yine interneti sınırlayabilecek ve kişisel mahremiyeti ihlal edebilecek bir dizi diğer yasa tasarısını gündeme alma hazırlığında.

Şu anda dünyada en güven verici ses Neelie Kroes’den geliyor.

BİREYSEL

WEB BEYNİMİZİ AÇIYOR MU KAPATIYOR MU?

İnternet dergisi Slate, New York’da 17 Nisan günü müthiş ilginç bir münazara düzenledi. İnternet dünyasının dört önemli düşünürünün ikisi (Eli Pariser ve Siva Vaidhyanathan) “Politika ile ilgili konularda, internet bizi dar görüşlü yapıyor” iddiasını desteklerken, diğer ikisi (Evgeny Morozov ve Jacob Weisberg) ise aksini savundu. Sonucu, 40 dolarlık bileti alıp dinleyici olarak katılabilenlerin oyları belirledi.

Münazara başlamadan önce dinleyicilerin yüzde 28’i yukarıdaki iddiayı desteklerken, yüzde 35’i aksi görüş için oy verdi, yüzde 37 ise kararsızdı. İki saat süren münazaranın sonunda yukarıdaki görüşü destekleyenler yüzde 53’e yükseldi, yüzde 36 aksi görüşteydi, yüzde 11 ise kararsız kaldı.

Aslında panelistlerin hepsinin Web’den beklentileri hemen hemen aynıydı. Hepsi, bireyin ufkunu genişletmek için Web’in müthiş potansiyeli olduğunu kabul ediyordu. Hepsi Web’de farklı görüşlerin ulusal tartışmalarını görmek istiyordu. Fakat, Google ve Facebook’un kişiye özel olma yönünde aldıkları son kararlardan sonraki durum için görüşler umut ve kötümserlik çizgilerinde ayrıştı.

Eli Pariser, yeni uygulamanın farklı görüş sahibi bireyler arasında görülmez bir duvar öreceğini iddia etti. Şu mantık silsilesini öngören bir teorisi vardı: Şirketlerin başarısı, bireyin dikkatini çekebilme gücüne bağlı. Yani, bireyin dikkatini çekecek linkleri onun önüne koyabilmesine bağlı. Birey ise, farklı görüşler öğrenmek yerine, sahip olduğu görüşün karşıdan yankı yapmasından hoşlanır. Dolayısıyla, Google veya başka bir internet aktörü, arama sonuçlarını kişiselleştirirken, bireyin görüşlerini onaylayan, onu haklı çıkaran adresleri ön plana çıkarır. Sonuç olarak, her birey kendi görüşüne yakın görüşler çerçevesinde sınırlanmış olur. Vaidhyanathan yeni bir şey eklemekten çok, Pariser’in iddialarını perçinlemekle yetindi.

Karşı görüşü savunan Weisberg ise, haber kaynaklarının çoğalmasına  ve bunun bireyin farklı görüşlerle karşılaşma ihtimalini artırdığına dikkat çekti. Morozov da tarihsel olarak teknolojinin birey zihnini kapattığı suçlamasının her zaman yapıldığını hatırlattı. Daha Google yokken, kulaklıklı müzik dinlemenin, birey beynini sınırladığı iddiaları vardı. İnternet daha tam olarak anlaşılamamış bir güç, öte yandan büyük firmaların aç gözlülüğü ise iyi bilinen bir güçlü gerçek. Dolayısıyla, bildik bir gücün bilinmez bir güçle ne yapabileceği üzerine hemen bir komplo teorisi üretmek yaygın bir davranış biçimi.

Eğer bir pizza ısmarlayacaksanız, kişiselleştirilmiş bir yanıt işinizi kolaylaştırır. Ama, siyasi konularda bilgi arıyorsanız, kişiselleştirilmiş bir yanıt kutuplaşmayı daha da artırır.

Bu yazıyı PDF olarak indirmek için tıklayın.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
cumlogo

Cumhuriyet Gazetesi – Akıl Tutulmasına Karşı Çağrı

0

AKP hükümetinin, medya kanalıyla, kamuoyunda yarattığı algıyı hatta düşünce biçimini ve bunun yönetimini anlamak için seçimle iktidara gelmiş olan Hitler’in yarattığı korkunç deneyimden ders alınması umuduyla George Orwell’in yazdığı ünlü “1984” başlıklı romanını okumak yeterli.

Televizyonda yeni teşvikleri açıklayan Başbakan Erdoğan, ülkemizin güneydoğusundaki fakirlik için teröristleri suçluyordu. Kamuoyu, bu açıklama üzerine iki tür tepki verebilir. Ya teröristlere lanet yağdırır ve onlardan yakınan Başbakan’a sempati duyar ya da ABD Başkanı’nın karşısındayken hariç her ortamda ve en ufak muhalefete karşı kaba bir güç gösterisine giren Başbakan’ı, PKK karşısında etkisiz, çaresiz, güçsüz ve aciz bulur. Doğal olarak birincisi oluyor ülkemizde. Gücü sadece ülke içindeki, cılız muhalif seslere geçen, on yıldır büyük bir TBMM çoğunluğuna dayanarak tek başına istediği gibi yönettiği ülkemizin içindeki terör karşısında tamamen aciz kalmış bir Başbakan, halkımıza güçlü bir dünya lideri gibi sunulabiliyor. Neden? Medyanın şişirmesi sayesinde. Örneğin, Erdoğan’ın Time dergisine kapak olma ihtimali günlerce medyamızı gururlu ifadelerle meşgul etti. Öte yandan, o sıralarda yayımlanan dünyanın en etkili liderleri sıralamasında, dünyada 16. büyük ekonomisi olan Türkiye’yi 10 yıldır tek başına yöneten Erdoğan’ın, adını bile duymadığımız şirketlerin CEO’larının arkalarında yer aldığı haber bile olmadı.

Ekonomik kriz nedeniyle, birkaç gün önce 77 yaşındaki bir emekli Yunanlı intihar edince, kamuoyu iki tür tepki verebilirdi. Ya Yunanistan’a acır ve geçen sene dünyada üçüncü en hızlı büyüyen ülke olmamızın gururunu duyar ya da kendi ülkemizde hemen her gün sadece kendisini değil ailesini de ekonomik sıkıntı nedeniyle öldürenlerin olduğunu düşünerek Yunanistan’daki bu intiharın konu olmasına şaşırır. Doğal olarak birincisi oluyor ülkemizde. Neden? Medyanın şişirmesi sayesinde.

Ülkemizde tam bir akıl tutulması yaşandığını göstermek için sadece son bir haftanın içinden ve sadece iki örnek verdim yukarıda. Fakat bu yazının konusu hükümetin olumsuzlukları değil, medyanın bilinçli olarak veya bilinçsizce yarattığı, kamuoyunun gururunu okşayacak nitelikte olumlu algı ve buna karşı ne yapılması gerektiği ile ilgili.

 

Medyamızın perişanlığı

 

Ülkemizdeki akıl tutulmasını yaratan medyamızın durumunu göstermek için yine sadece nisanın ilk haftasından iki örnek vermekle yetineyim.

“Komşularla sıfır sorun” iddiasıyla ortaya çıkmış olan bir Dışişleri Bakanı var. Bu uğurda, arkasında Hillary Clinton dururken Ermenistan ile kısa sürede tam bir fiyasko olacak olan bir protokol bile imzalamış olan Davutoğlu… Oysa, belki Bulgaristan dışında her komşumuzla hem de çok ciddi boyutlarda sorun yaşar duruma geldik! Başbakan’ın uluorta posta attığı İsrail’in ülkemizi tüm küçük düşürücü davranış ve girişimleri karşısında tamamen etkisiz kalmış olan ve derhal istifa etmesi gereken bu başarısız Dışişleri Bakanı, Ajans Press’in 5 Nisan’da açıkladığı istatistiklere göre “en medyatik bakan”!

İkinci örnek de, “Can Bonomo Eurovizyon yarışından çıkarıldı” haberi üzerine. Meğer bu haberin kaynağı, İspanya’da bir üniversitede yüksek lisans yapan bir Türk öğrencinin ders projesi kapsamında, Twitter’da attığı uydurma bir mesajmış! Burada garip olan ne bu öğrencinin yaptığı ne de insanların buna inanması. Esas dikkat çekmesi gereken, hiç sorgulamadan, incelemeden, düşünmeden bunu haber yapabilen medyamızın perişanlığıdır.

 

Algı yaratmak ve yönetmek

 

AKP hükümetinin, medya kanalıyla, kamuoyunda yarattığı algıyı hatta düşünce biçimini ve bunun yönetimini anlamak için seçimle iktidara gelmiş olan Hitler’in yarattığı korkunç deneyimden ders alınması umuduyla George Orwell’in yazdığı ünlü “1984” başlıklı romanını okumak yeterli.

1949 yılında yazılmış olan roman, bireysel ve toplumsal yaşamın her boyutunu otoriter bir şekilde kendi ideolojisine göre düzenleyen ve herkesi her an izleyen bir hükümetin yönettiği Okyanusya denen bir ülkede geçer. Ne kadar akıl almaz olursa olsun, amacına uygun her kanun ve kuralı koyabilen hükümetin en ilginç taktiği, kavramların birey zihninde tamamen kendi amaçlarına göre ve esas anlamlarından tamamen farklı bir şekilde algılanmasını sağlamaktır. Gerek propaganda gücüyle gerekse tehdit ortamı yaratarak zihinleri şekillendirebilmesidir. Barış Bakanlığı’nın işi savaş hazırlığıdır, kıtlığı yaratıp yöneten Bolluk Bakanlığı’dır, yalan haber yaymak Gerçek Bakanlığı’nın görevidir, Sevgi Bakanlığı ise işkencelerle toplumu sindirmekle meşguldür. Ünlü “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, bilgisizlik kuvvettir” söylemini topluma başarıyla kabul ettirir hükümet.

İşte kimi medyanın bilinçli, kiminin ise bilinçsiz desteği sayesinde AKP hükümetinin toplumsal algıyı oluşturmak ve yönetmek taktiği budur ve 10 yıldır başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.

 

Ne yapmalı?

 

Sonuç almasının, etkili olmasının mümkün olmadığı şu tipik yaklaşımdan artık vazgeçilmeli: AKP’nin kötü niyeti ve başarısızlığı, halkımızın cahil olması nedeniyle kandırıldığı ve medyanın yandaşlığına ilişkin yakınmalardan sonra CHP’-nin ne yapması üzerine akıl yürütmeler ve meydanlara dökülerek haykırmak isteği… Yapılması gerektiği halde yapılmayan en önemli ve öncelikli girişim, medya üzerinde örgütlü, sistematik, sürekli ve ısrarlı bir demokratik baskı kurmaktır. Katılımcı demokrasinin özümsendiği ülkelerde bundan başka ve daha etkin bir yöntem bulunamamıştır. Bu girişimi yapabilecek olan da toplumun bilinçli ve aydınlık kesimidir.

Medyayı kabaca üçe ayırmak mümkün. AKP’nin temsil ettiği ideolojiye veya çıkarı nedeniyle tamamen hükümete bağlı olanlar üzerinde bir etki söz konusu değil. İkinci grupta, hükümetten korksa da aralarda idare etmeye çalışan ana akım medyası var. İşte bu grup içindeki haberler ve köşe yazıları üzerinde kurulacak örgütlü, sistematik, sürekli ve ısrarlı baskının zaman içerisinde sonuç alması kaçınılmazdır. Üçüncü medya grubu ise başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, “tehlikenin farkında” olan ve bunu açıkça ortaya koyabilenlerdir.

Bu medyanın üstüne düşen de sadece tipik ama etkisiz tepkiyi perçinlemek değil etkin bir toplumsal muhalefetin oluşumuna katkı koymaktır.

Not: Bu yazım Cumhuriyet Gazetesi‘nde yayınlanmıştır. PDF halinde de okuyabilirsiniz.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Coşkunoğlu_BThaber_Mart12

BTHaber Mart 2012

1

BİREYSEL

İNTERNET GENÇ BEYİN İÇİN İYİ Mİ KÖTÜ MÜ?

 

İnternetin genç beyinler üzerinde etkisi dünyada yoğun bir tartışma konusu. Pew Araştırma Merkezi ile Elon Üniversitesi ortak bir araştırmalarında, başlıktaki soruya ışık tutmak amacıyla, konunun uzmanlarından ve paydaşlarından oluşan 1,021 kişiye şu iki aşırı uç iddiadan hangisini doğru buldukları soruldu (İngilizce’den çeviri bana aittir, raporun bir özeti için bkz: http://www.pewinternet.org/Reports/2012/Hyperconnected-lives/Overview.aspx):

  • 2020 yılında, ergen yaştakilerin ve gençlerin ayni anda çok işlem yapabilen (multitasking) beyinleri, 35 yaş üstündekilerden farklı ve daha iyi bir yapıda (wired) olacak. Bilişsel (cognitive) bir yetersizlik sergilemeden, hem kendisi hem de işiyle ilgili işlemler arasında hızlı geçişler ve ayni anda çok sayıda işlemler yapabilecekler. Hatta, kısmen internet sayesinde etkin arama yapabildikleri ve ortak akla (collective intelligence) erişebildikleri için daha çok ve derinlemesine öğrenmeye yatkın olabilecekler. Özetle, gençlerdeki öğrenme davranışlarında ve kavrayışlarında (cognition) oluşan değişikliklerin sonuçları olumlu olacaktır.
  • 2020 yılında, ergen yaştakilerin ve gençlerin ayni anda çok işlem yapabilen (multitasking) beyinleri, 35 yaş üstündekilerden farklı ve daha olumsuz sonuçlar veren bir yapıda (wired) olacak. Enerjilerinin çoğunu sosyal nitelikte kısa mesajlarla eğlenmek amacıyla harcarken, farklı yerlerde olan akılları nedeniyle odaklanamayacakları için, bilgi ve insanlarla derin bir ilişki kuramayacak ve malumat (information) sahibi olamayacaklar. Derinlemesine düşünebilme ve yüz yüze sosyal ilişki becerilerinden yoksun bir şekilde, sağlıksız bir internet ve mobil cihaz bağımlısı olarak ancak işlevsel olabilecekler. Özetle, gençlerdeki davranış ve kavrayış değişikliklerinin sonuçları olumsuz olacaktır.

Yanıtların %55’i A, %42’si ise B iddiasının gerçekleşeceğini tahmin etmişler. Bir orta durum sunmadan, yanıtları bu iki aşırı uçtaki iddiadan birisine zorlamanın amacı, yanıt sahibini doyurucu bir açıklama yapmaya motive etmekmiş. Böylece, toplanan görüşlerin analizinden hem 2020 için gerekli becerilerin neler olduğu hem de bunları elde ederek A durumunun doğru çıkmasının gerekleri belirlenebiliyor.

Sonuçların ayrıntılı incelenmesi, yarının beyinlerini eğitim konusunda bugün atılacak her adıma önemli katkılarda bulunacaktır. Burada sadece en önemli gördüğüm iki sonucu belirteceğim. Birincisi, açıklamaları inceleyen araştırmacılar, yukarıdaki iki iddianın hangisinin doğru olduğuna verilen yanıtların aslında %55 – %42 değil,  %50 – %50 şeklinde dağıldığı sonucuna varmalarıdır. Yani, iki aşırı uç arasında tam bir belirsizlik var. Bu belirsizliğin kaynağı nedir diye bakıldığında, bana göre en önemli bulgu ortaya çıkıyor: Yukarıdaki iddiaların hangisinin doğru çıkacağını belirleyecek en önemli unsurun eğitim sistemi olduğu üzerinde genel bir görüş birliği var. Bu iki sonucu birleştirecek olursak, A veya B iddiasının hangisinin doğru çıkacağını bilemeyiz; ama, doğru ve bugünkünden tamamen farklı bir eğitim sistemi ile A, bugünkü veya yanlış bir eğitim sistemi ile B iddiası doğru çıkacaktır.

Eğitim sistemi dediğimiz zaman da, müfredat ve öğretmen öne çıkıyor! Oysa, şu anda ülkemizde eğitim ile ilgili atılmak istenen radikal adımlar içerisinde ne müfredat ne de öğretmen öne çıkıyor.

 

KÜRESEL

GÜÇLER KAVGASI VE TOPLUM

 

Ocak (Sayı: 856) ve Şubat (Sayı: 860) yazılarım, İnternet üzerinde süregiden küresel güç kavgası üzerineydi. Bu güç kavgasının İnternet’i sınırlamak isteyen “kötüler” ile özgür kalması için mücadele eden “iyiler” arasında olduğu şeklinde koymak, yanıltıcı bir basitleştirme olur. Bu kavganın içindeki aktörleri ve amaçlarını iyi anlamak, İnternet’in toplum için özgür kalması yönünde mücadele veren STK’lar ve aktivistler için önemli.

Ekonomik boyutta, “Hollywood” diye adlandırabileceğimiz eğlence sektörü, telif hakları ve sanatkarları korumak adına İnternet’i sınırlamak ister. Müthiş para ve lobi gücü ile siyasileri de etkileyen bu sektör, karşısında “Silikon Vadisi” diye adlandırabileceğimiz BT sektörünü buldu. Somut olarak, ABD’deki SOPA ve PIPA yasa tasarıları ve uluslararası ACTA anlaşması karşısında her ne kadar İnternet’i özgür kılmak isteyen toplum örgütlü bir mücadele verdiyse de, esas belirleyici güç “Silikon Vadisi” oldu. Yani, “Silikon Vadisi” karşısında şimdilik “Hollywood” kaybetti.

Siyasi boyutta, totaliter eğilimli yönetimleri olan devletler, farklı görüşlerin daha serbest dolaşabildiği İnternet’i sınırlamak, sansürlemek hatta tamamen kontrol altına almak ister. Bu ülkeleri ikiye ayırabiliriz: Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) tarafından her yıl listelenen İnternet Düşmanı Ülkeler ile Gözetim Altındaki Ülkeler.  İran gibi İnternet Düşmanı Ülkeler tamamen hükümet kontrolünde bir ulusal İnternet yaratmak isterken, bunların karşısında mücadele için kullanılacak parasal fonlar ayıran ve programlar geliştiren ABD ve AB’yi görüyoruz. Rusya ve Türkiye gibi Gözetim Altındaki Ülkelerin ise uyguladıkları sınırlamalar, İnternet teknolojisi karşısında zaten etkisiz kalıyor. Onlar da bunu gördükçe, uluslararası bir merkezi kontrol mekanizması, Binali Yıldırım’ın tabiriyle “İnternet BM”si talep etmeye başladılar. Bunun karşısında ise ABD duruyor. Bu mücadelenin ayrıntılarını Özgür Uçkan “BM İnternet’i Tehdit mi Ediyor” başlığı altında (Sayı: 862) yazdı.

Ekonomik ve siyasi boyutlarda süregiden İnternet’i sınırlamak isteyenler ile özgür kalmasını isteyenler mücadelesi yukarıda özetlenenden çok daha kompleks çıkar ilişkileri içeriyor. İnternet’in özgürlüğü için mücadele ediyor görünen “Silikon Vadisi” ile ABD’nin, bunu sadece toplumun İnternet’e erişim özgürlüğü için yaptığını sanmak ve bunu beklemek saflık olur.

İnternet’in kullanıcı sayısı arttıkça hem çevrimiçi reklam gelirleri hem de kişisel verilerine sahip olduğu tüketiciler artarken, İnternet’in Hollywood veya başka bir güç tarafından sınırlanmasını teknoloji firmaları istemeyecektir. Nitekim, geçen hafta Pew Araştırma Merkezi’nin açıkladığı “Haber Medyasının Durumu 2012” (State of the News Media 2012: stateofthemedia.org) raporuna göre, “artık haberciliğin geleceğini Google, Amazon, Facebook, Apple gibi teknoloji firmaları kontrol ediyor.”

Kendi ülkesinde Wikileaks üzerine sansür uygulayabilen, telif haklarını savunmak veya başka nedenlerle de olsa İnternet’e sınırlama getirmeyi gündeminden tamamen düşürmemiş olan ABD’nin de, uluslararası bağlamda İnternet’in üzerinde kendi kontrolünü zayıflatacak bir sınırlamaya veya yetki paylaşımına sıcak bakmaması da küresel  siyasi güç mücadelesinin doğal sonucudur.

Toplum şimdilik bazı güç odakları ile ittifak yapsa da, kendi haber kaynaklarına ve İnternet’e kendisi sahip çıkmak zorundadır.

 

ULUSAL

“BİLİŞİM ÜSSÜ”(?!)

 

Geçen hafta gazetelerde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün “FATİH Türkiye’yi Bilişim Üssü Yapacak” sözünü n büyük başlıklarla verildiğini görünce, merak ettim ve Google’da tırnak içerisinde “bilişim üssü” yazarak bir arama yaptım. Yaklaşık 37,200 sonuç bulundu. Bunların içinde defalarca ve farklı tarihlerde “AB’nin bilişim üssü oluyoruz/olacağız” başlıklı olanlar ile, “Erzurum bilişim üssü olma yolunda”,  “Sivas bilişim üssü oluyor”, “Aksaray bilişim üssü”… tür başlıkları olan haberler ve yazılar vardı!

Bu arada geçtiğimiz ay açıklanan BM’nin e-devlet sıralamasında, 2011 yılında 192 ülke içerisinde 80. sıraya düştüğümüz, BSA’nın bulut bilişim mevzuat altyapısı sıralamasında 24 ülke içerisinde 17. sırada olduğumuz gerçekleri ile de karşı karşıyayız. Ayrıca, İnterpromedya Yayın Grubu tarafından düzenlenen ve sonuçları BThaber’in geçen haftaki manşet haberinde özetlenen “Türkiye Yazılım Sektörünün Yurtdışı Açılımı” başlıklı toplantısında yazılım sektörünün önde gelen isimleri de ülkemizde sektörün anlaşılmadığını, ihmal edildiğini ve sahipsiz kaldığını ifade etmişler.

Galiba bu kadar sık ve çok “bilişim üssü” olmamıza nazar değiyor!

 

PDF olarak indirmek için tıklayın.

 

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Coskunoglu_BThaber_Subat12

BTHaber Şubat 2012

0

BİREYSEL

BEYİN GÜCÜNÜ NASIL KULLANALIM

Daha önceleri psiBireyselkolojik bozuklukları anlamaya ve tedaviye odaklanmış olan nörobilim dalındaki beyin ile ilgili araştırmalar ve uygulamalar, giderek patolojik durumların dışına çıkıp, sağlıklı bireyin beyin gücünü artırmaya yöneliyor.  Bunun son örneği, Şubat başında, ABD’de New Mexico Üniversitesi profesörü Vince Clark’ın, insan beyninin gücünü artırmayı mümkün kılan uygulamaları içeren araştırmasıdır.
Depresyon gibi psikolojik bozukluklarda tDCS diye anılan tedavide, beyindeki sinirlerin uyarılması için küçük elektrodlar yardımıyla doğrudan beyine sürekli ve düşük elektrik akımı yollanır. Profesör Clark’ın yönettiği ekibin yürüttüğü araştırmada, tDCS yönteminin, patolojik durumlar dışında da dikkati ve hafızayı güçlendirdiği anlaşıldı. Bir uygulamada, tDCS yönteminin kullanıldığı sanal gerçeklik askeri eğitim programlarını tamamlayan Amerikan askerlerinin gizli tehditleri belirleme yeteneklerinde iki kat artış olduğu ortaya çıktı.
Araştırmanın çok çarpıcı bir diğer sonucu, halk dilinde “beyin elektrosu çektirmek” olarak bilinen EEG’nin potansiyel kullanımına ilişkin bir bulgu. Beyin dalgaları aktivitesinin elektriksel yöntemle izlenip, grafik olarak kaydedilmesini içeren EEG yöntemi,  beyinde normale kıyasla bir sapma – yani patolojik bir durum -  olup olmadığını belirlemek için kullanılırdı. ABD askeri araştırma kuruluşu DARPA, EEG grafiklerinden beynin bazen hedefleri fark etmiş olduğunun anlaşıldığını ama bireyin bunu bilinçli düşünceye çevirip gereğini yapmada başarısız kaldığını göstermişti. EEG grafiklerinden de yararlanan bireyin, hedef belirleme yeteneğinin eskisine göre üç kat arttığı görüldü.
Birey beyni ile ilgili tüm bu araştırmaların askeri alanda olması şaşırtıcı değil. Fakat, uygulamaların askeri alanla sınırlı kalması uygarlığımız ve insanlık için çok büyük bir kayıp olur. Nitekim, İngiltere’nin saygın bilim kuruluşu The Royal Society, nörobilim ve nöroteknolojilerdeki gelişmelerin toplumsal yarar yönünde uygulamaları ve riskleri üzerine “Brain Waves” (Beyin Dalgaları) başlıklı bir proje başlattı. Bu proje bağlamında şimdiye kadar 4 çalışma rapor olarak yayımlandı: Nörobilim, Toplum ve Politika (Policy); Nörobilim: Eğitim ve Yaşam Boyu Öğrenme için Anlamı; Nörobilim, Çatışma ve Güvenlik; Nörobilim ve Hukuk.
Özellikle “Nörobilim: Eğitim ve Yaşam Boyu Öğrenme” çalışması, şu anda “Fatih” adı altında bir girişimle okullara tablet ve etkileşimli tahta dağıtılırken dikkate alınması gereken önemli konulara değiniyor. İleride bu konuyu daha ayrıntılı olarak ele alacağım.

 

ULUSAL

ANLAMLI TARTIŞMA ORTAMI YOK

Geçen ay yazıma “GUlusalelişmiş ülkeler ile uyumsuz bir gündemimiz var” cümlesi ile başlamıştım. Aslında anlamlı ve yararlı bir tartışma ortamının olmadığı da görülüyor. Yazıma başlarken Şubat ayında bilişim sektörünü ilgilendirebilecek önemli gelişmelere baktım. Bunlar içinde, ülkemizin tartışma ortamını sergileyen bazılarını yorum yapmadan paylaşmak isterim.
Şubat ayının en önemli olayı, “Fatih” adı altında bir girişimi başbakanın resmen başlatmasıydı diyebiliriz. Bundan hemen sonra İstanbul uçağına beraber düştüğümüz Maliye Bakanı Şimşek’e “bu dağıtımlar ile ilgili harcamalar bütçeye kondu mu?” soruma yanıtı “düşündük” oldu. Yani bütçe de yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2010 sonunda yayımladığı “MEB Stratejisi 2011-2014” raporunda konu ile ilgili tek bir kelime yok. Tablet ve etkileşimli tahtanın eğitime etkisi üzerine tek bir pedagojik çalışma yok. Şu andaki sadece donanımla sınırlı çerçevede bile birçok önemli ayrıntının konuşulmadığını BTHaber’de Ayhan Sevgi özetlemiş (Sayı: 857): “İçerik, veri merkezi, ağ altyapısı, internet ve intranet erişimi, sistem bütünleştirme ve yönetimi, çağrı merkezi ve destek hizmetleri gibi konular tablet kadar önemli olduğu halde hiç konuşulmuyor ya da sadece kapalı kapılar ardında konuşuluyor.” Hatta, Binali Yıldırım’ın Ocak ayında “hem Pardus hem Windows olacak” açıklaması ile bir diğer anlam verilemeyen durum var ortada. Şu andaki son gelişme de dağıtılan tabletlerle internete girenlerin YouTube’a düşmeye başlamasıdır. Bu durumlar ışığında “eğitimde çığır açacak” diye bir iddia ciddi bir tartışma olmadan süregidiyor.
Şubat ayında, internette uygulanan filtre ve siber saldırı karşısındaki güvenlik konuları ile de çok ilginç iki gelişme oldu. 7 Şubat “Güvenli İnternet Günü”nde BTK başkanı Tayfun Acarer filtreyi savunurken, hacklenmek ile ilgili bir soru üzerine “Çocuk profilinde böyle bir riskle karşılaşmıyorsunuz” demiş. Beş gün sonra, filtre ile çocukları hacklenmekten koruduklarını iddia eden kurumun sorumluluğu altındaki bir site  (tuketici.btk.gov.tr) Anonymous tarafından hacklendi ve BTK’ya şikayette bulunanların kişisel bilgileri ortaya saçıldı!
Ülkemizde anlamlı ve köşeli tartışma yapılamamasının bir nedeni de istatistiklerimizdeki ciddi eksiklerdir. Şubat ayında yapılan iki açıklama bunu gösteriyor. TNS Digital Life’ın tüm dünyada internet kullanıcılarının %93’ünü kapsayan 60 ülkede yaptığı araştırmanın bir sonucuna göre, Türkiye’de cep telefonundan internete giriş oranı yüzde 22. Oysa, Türkcell’den gelen bir açıklamaya göre de 3G cihazlardan internete giriş oranı yüzde 13. BTK raporlarında da genişbant erişimi istatistiklerine 3G cihaz sahipleri mi yoksa sahip olduğu 3G ile internete girenler mi alındığı belirsiz.
Ekonomiyle ilgili iki konu Şubat ayında da sürekli gündemde kaldı: Avrupa krizdeyken, ülkemizin durumunun ne kadar iyi olduğu ve güçlü bir ekonomi için inovasyonun önemi. Fakat, AB’nin her yıl yayımladığı, AB üyesi ve aday ülkelerin inovasyon karnesini içeren rapora göre, her yıl olduğu gibi bu yıl da Türkiye’nin sonuncu olduğu hiç tartışılmadı, dikkate bile gelmedi.
Ülkemizde, hiç değilse teknik konularda tartışma ortamının düzelmesi, anlamlı ve saydam tartışmaların ve hesap verilebilirliğin yerleşmesi ancak ilgili STK’ların somut bilgi ve gerçeklere dayalı, kararlı ve köşeli tavır alması ile mümkündür.

 

KÜRESEL

YENİ PARADİGMA ARAYIŞI

İnterneti çeşitli nedenlerle sınırlamak isteyenler ile buna karşı çıkanlar arasındaki mücadele tüm dünyada sürüyor. Geçtiğimiz aylarda fikri mülkiyet ve telif hakları ihlallerine karşı interneti sınırlamaya yönelik girişimler olan ABD parlamentosundaki SOPA ve PIPA yasa teklifleri ve ACTA adındaki uluslararası anlaşmaya karşı küresel boyutta yoğun bir tepki oluştu. Evren Gülyaşar’ın BThaber’deki (Sayı: 859) “Avrupa’da Dönüşüm Sancısı Yaşanıyor” analizi bu gelişmeleri özetlemiş. Belki iki nokta eklenebilir: Avrupa Adalet Divanı’nın telif haklarını korumak için bile internetin filtrelenemeyeceği yönündeki kararı ile Birleşmiş Milletler’in internete erişimi bir insan hakkı olduğunu kabul etmesi.
Bu gelişmelere bir de, Anonymous’un yaptığı gibi, CIA’nın bile hacklenebileceği gerçeğini eklersek, gerçekten, sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın, internetin ortaya çıkardığı bir “dönüşüm sancısı” veya başka bir deyişle, yeni bir paradigma arayışı içerisinde olduğunu görürüz. İnternet öncesi yaklaşımlar ve yasaklar ne hukuken ne de toplumsal olarak kabul edilebilir. Ayrıca, teknolojik olarak da sınırlamaları uygulamak imkansız olabiliyor. Yeni paradigma arayışları içerisinde, doğru yaklaşımı ile AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Dijital Avrupa yöneticisi Neelie Kroes’i izlemek yerinde olur.

Yazınınpdfhalini indirmek için tıklayın.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Coşkunoğlu_BThaber_Ocak12

BTHaber Ocak 2012

1

ULUSAL

GÜNDEMİMİZ?!

 

GelişGundemimizmiş ülkeler ile uyumsuz bir gündemimiz var. Gerek “Wall Street’i İşgal” hareketleri gerekse ABD’de interneti sınırlayıcı yasaya karşı isyan yoğun ve yaygın bir şekilde sürerken, ülkemizde yoğun ve yaygın olarak toplum tepkisini çeken tek olay milletvekili maaşlarıydı. Bilgilendirilmemiş topluma belli değer yargıları olduğu sakıncalı bulduklarını ilan ettikleri site isimleri listesinden anlaşılan bir merkezi otorite tarafından kapalı kutu olarak sunulan internet filtresi üzerine ne toplumda ne de medyamızda bir ses…
Beyin-öğrenme-internet ilişkileri üzerine olsun, okullarda bilgi ve iletişim teknolojilerinin hem kullanılması hem de öğretilmesi üzerine olsun, gelişmiş ülkelerdeki yaygın ve yoğun ilgi ülkemizde yok. Bu gibi konular yerine, FATİH Projesi bağlamında donanım satın alma konuları tartışılırken, projenin başarılı olması için çok daha önemli olan öğretmenlerin hazırlanması ve müfredatın gözden geçirilmesi konusunda yine ne çocukları okullarda olan toplumsal kesimde ne de medyada bir ses… Seçim bölgem olmuş olan Uşak, FATİH Projesi için seçilen pilot illerden birisi olduğu halde, öğretmenlerin ve toplumun çok büyük kesiminin projeden haberi de yok.
Siber saldırı ihtimalleri karşısında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ciddi hazırlıklar yaparken, Economist Intelligence Unit tarafından ilki bu sene yayımlanan Siber Güç Endeksi’ne göre ülkemiz güçsüz ve hazırlıksız görünüyor. Bu durumumuz ne medyamızda ne de toplumda bir kaygı yaratıyor.

 

KÜRESEL

HOLLYWOOD ŞİMDİLİK KAYBETTİ

Eğlence sektörünüHollywoodn ürünleri, müzik, film, televizyon ve diğer kültürel içeriklerde telif haklarını savunan “Hollywood” ile internetin sınırlanmamasını savunan ve arkasına geniş  toplumsal kitleleri alan “Silikon Vadisi” arasındaki mücadeleyi şimdilik Hollywood kaybetti. ABD’de temsilciler meclisi ve senatoda gündeme gelen SOPA ve PIPA yasa tekliflerinin görüşülmesi geçen hafta, konu üzerinde bir uzlaşma gerçekleşinceye kadar, yani belirsiz bir tarihe ertelendi.
Yasa teklifi gündeme gelince, bir ilk yaşandı ve 18 Ocak Çarşamba günü internette küresel boyutta “grev” uygulandı. Associated Press ajansına göre, 115 bin internet sitesi o gün karartma uyguladı. Yasa teklifinin karşısındaki bir bildiriye Google üzerinden yaklaşık 7 milyon kişi imza verdi. Bu müthiş küresel tepki öncesinde temsilciler meclisinde yasa teklifini destekleyen 80, karşı olan 31 milletvekili varken, 20 Ocak Cuma oylamasında, destekçi sayısı sadece 65’di, yasa teklifinin görüşülmesine karşı çıkanlar ise 101’i bulmuştu.
Daha önce eşi benzeri olmayan “Wall Street’i İşgal”den sonra internetin sınırlanmasına karşı bu küresel isyan etkileyici ve toplumsal katılımın gücünü göstermesi bakımından da demokrasi için de umut verici. Fakat, siyaset ortamının gerçeklerini bilenler, eğlence sektörü gibi çok büyük sermaye çevrelerinin lobi gücünü  de bilirler.
Nitekim, interneti yine olumsuz etkileyebilecek bir uluslararası  ticari antlaşma şu anda küresel gündemde: The Anti-Counterfeting and Trade Agreement (Sahtecilikle Mücadele Karşı Ticari Antlaşma).  Bu satırların yazıldığı günlerde Japonya’nın bu antlaşmayı imzalayacağı anlaşıldı. Haziran ayında da Avrupa Parlamentosunda görüşülecek.
İnternetin yaşamımıza yerleştiği bu  çağın ortaya çıkardığı üç yeniliğin özellikle önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, gerek büyük sermaye egemenliği karşısında toplumsal mağduriyetin başlattığı “Wall Street’i İşgal” hareketi, gerekse telif hakları uğruna İnternet’i sınırlamaya karşı isyan, kitleler arasında güçlü ve etkin bir küresel dayanışma ortamının oluşturulabildiğini gösteriyor.
İkincisi, telif haklarının ihlali veya çocukların sakıncalı sitelerden korunması gibi haklı görünen nedenlerle de olsa, geniş kitlelere yasaklı İnternet’in kabul ettirilemeyeceği anlaşılıyor. Üçüncüsü, bu gibi konulara yaklaşımda paradigma değişikliği yapıp “yasaklama” dışı yaratıcı çözümlerin bulunması gerekiyor.

 

BİREYSEL

BEYİNDE NELER OLUYOR?

 

Araştırmacı psikiyatriBeyindest ve psikanalist Norman Doidge’nin, New York Times ve uluslar arası çok satan listelerine girmiş, ama Türkçe’ye çevrilmemiş 2007 kitabı “The Brain that Changes Itself” (“Kendini Değiştiren Beyin”) beyin konusunda yeni bir dalga yaratmıştı.  Öyle ki, New York Times bu kitabı “anıtsal” (“monumental”) olarak nitelemişti.
İnternet yaşamımızın ortasına yerleşeli, beynimizi nasıl etkileyip değiştirdiği konusuna ilgi yoğun. Araştımacı yazar Nicholas Carr’ın The Atlantic dergisindeki 2008 makalesi “Does Google Make Us Stupid?” (“Google Bizi Aptallaştırıyor mu?”) hem medyada hem de akademik çevrelerde önemli bir tartışma başlattı. Carr, internetin düşünme ve odaklanma kapasitesini düşürerek, birey kognisyonu (kavrama, biliş) üzerinde olumsuz etki yaptığını iddia eder. Geçen sene prestijli Pulitzer ödülüne aday gösterilen, 17 dile çevrildiği ve çok satan kitaplar listesine girdiği halde Türkçe’ye çevrilmemiş olan “The Shallows” kitabında da bu iddiasını sürdürüyor.
Bu iddia bilimsel destek de kazanmaya başladı. Matematikten nörolojiye kadar, çok farklı disiplinlerden Çinli bilim insanlarının, internetin beyin üzerindeki etkilerini araştıran bir ortak çalışması geçen sene yayımlandı ve geçtiğimiz günlerde dikkatleri çekti. Bu araştırma, özellikle oyun oynamak için çok yoğun internet kullananların beyinlerindeki “beyaz madde” (beyin hücreleri arasındaki “yol”) hacminde, tıpkı uyuşturucu ve alkol bağımlılarında görüldüğü gibi bir küçülme olduğunu gösteriyor. Daha da ileri giderek, beyindeki yapısal değişimin depresyon ve bunalım gibi işlevsel sorunlara da yol açtığını belirleyen araştırmacılar, “İnternet Bağımlılığı” diye bir hastalık olduğunu iddia ediyorlar. Her ne kadar  böyle bir hastalık Amerikan Psikiyatri Birliği’nin resmi el kitabında yer almıyorsa da, 2013 Mayıs’ında güncellenecek olan kitapta “İnternet Bağımlılığı Hastalığı”nın yer alacağı, teşhis ve tedavi yöntemlerinin belirtileceği tahmin ediliyor.
Bu yeni araştırma sonuçları, internetin beyin üzerindeki etkisi üzerine tartışmaları daha da hararetlendirdi. Çinli bilim insanlarının çalışmasının sonuçlarına en önemli itirazlardan birisi, nedensel analizin doğru yönde olup olmadığına ilişkin. Yani, interneti çok yoğun kullanmak mı beyinde yapısal ve işlevsel sorunlar yaratıyor, yoksa çeşitli nedenlerle depresyon ve bunalıma yatkın olanlar mı kendini internete kaptırıyor sorusuna yukarıdaki araştırma ışık tutmuyor.
Bir yandan psikologlar, psikiyatristler ve bilişsel bilimciler (cognitive scientists) öbür yandan nöroloji dallarının bilim insanlarının ortaya koyduğu bulguların en önemli uygulamasının, eğitim ve öğrenim alanında olacağını, özellikle enformasyon ve iletişim teknolojilerinin okullardaki yerini belirlemeye ışık tutacağını düşünüyorum.

PDF halini indirmek için tıklayın.

 

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare

Okullarda Tablet Ve Etkileşimli Tahta Kullanımının Yararı Kime?

0

Başbakan bugün bir okulda ilk tabletleri dağıtarak Fatih projesini (?!) başlatacak. Çağımıza damga vuran teknolojiler ve eğitim yan yana olunca akan sular duruyor. Oysa, gerçekler çok farklı:

1. Ortada öğretmenleri, öğrencileri ve müfredatı da ele alan bir proje yok. 2010’da yayımlanan “MEB Stratejisi 2011-2014” belgesinde, konuyla yakında uzaktan ilgili tek bir kelime bile yok. Kullanılacak teknolojinin pedagojik değer ve katkısı üzerine tek bir belge veya araştırma yok. Ortada sadece Başbakanın 2010 Kasım’ında ve seçim öncesinde ortaya attığı bir slogan var. Bunun içini aceleyle doldurmak için MEB bürokratları, harcanacak 8-9 milyar TL için iştahı kabarmış birkaç şirketin de yardımıyla, genel ve sığ bazı açıklamalar yapmanın ötesine gidememiştir.

2. Konu üzerindeki tartışma, sadece satın alınacak donanımlar üzerine odaklanmıştır. Öğretmenlere verilen bir haftalık, toplam 15 saatlik dersin ne kadar yetersiz ve sığ olduğunu, pilot illerden birisi olan eski seçim bölgem Uşak’ta gözlemledim.

3. Eylül 2011’de New York Times gazetesinin yayımlamaya başladığı, ABD’deki okullarda uygulamaları inceleyen bir yazı dizisinde, yoğun teknoloji kullanılan okullarda öğrencilerin öğrenme düzeylerinin iyileşmediği hatta kötüleşebildiği açıkça gösteriliyor. Bu yazı dizisini BT Haber’deki Ekim 2011 yazımda özetliyorum.

4. 4 Şubat 2012 tarihli Los Angeles Times gazetesi, konunun saygın uzmanlarına ve bilim insanlarına sordukları “bu gösterişli teknolojilerin eğitime gerçek katkısı nedir?” sorusunun yanıtlarını içeren bir makale yayımladı. Yanıtlar aşağı yukarı aynıydı: Okullarda bu yeni teknolojilerin kullanılmasından yararlananlar sadece satıcı firmalar ve yaldızlı ama sığ laflar eden politikacılardır! Nitekim, derslerini internetten herkese açmış olan, dünyanın önde gelen bazı üniversitelerinde en kompleks konuların bile kara tahtada işlendiğini görüyoruz.

5. Ülkemizde hiç de saydam olmayan bir şekilde yapılan ihaleyle tablet ve etkileşimli tahta (buna da “akıllı tahta” diyenler var!) satın alınıyor. Baştan, bu donanımların en az %60 yerli olmasından bol bol söz edilerek, ulusal teknoloji üretimimizin destekleneceği gibi parlak izlenimler yaratıldıysa da, bu koşuldan da sessizce vaz geçildiği anlaşılıyor.

6. Pedagojik değer ve katkısını kimsenin açıklayamadığı, projesi yapılmadan, öğretmen ve okul yöneticileri gibi paydaşlarla ve konunun uzmanlarıyla danışılmadan, dünyadaki uygulamalardan habersiz olarak  alel acele başlayan bu girişimin eğitime bir yararı olması bir yana, neden olabileceği tehlikeler de vardır:
a. İyi düşünülmemiş ve hızlı değiştiği için kısa sürede demode olacak teknoloji kullanarak 8-10 milyarlık harcama israf edilmiş olabilecektir.
b. Zaten ortalama başarı düzeyinin çok düşük olduğunu hem ÖSS hem de PISA sınav sonuçlarında gördüğümüz eğitim sistemimiz daha da olumsuz etkilenebilecektir.
c. Tabletlerle etkileşimli tahta arasındaki iletişim kablosuz olarak (Wi Fi) sağlanacağı için, her sınıfta adeta orta boy bir baz istasyonu varmış gibi bir ışınım (emisyon) olacaktır. Evinin yakınında kurulacak baz istasyonundan rahatsız olan insanımız, çocuklarını ortasında bir baz istasyonu olan sınıfa her gün yolluyor olacaktır.
d. Engelli öğrencilerin düşünülmediği, sayısal uçurumun daha da artabileceği gibi başka sakıncalar da vardır.

Yeni teknolojiler ve eğitimin bir yerde etkin bir şekilde buluşması sağlanabilir. Nitekim Güney Kore ve İngiltere gibi bazı ülkelerde bir yandan pilot uygulamalar diğer yandan teknoloji ile pedagoji arasında sinerji arayışındaki araştırmalar süregidiyor. Ülkemizde de, paydaşlar ve konunun uzmanları ile beraber iyi düşünülmüş bir proje ile yol haritasının hazırlanması gerekiyor. Bunların hiçbiri olmadan, sadece donanım satan firmaların ve yaldızlı laf eden politikacıların yararlanacağı bir girişim, eğitim sistemimizi daha da olumsuz etkileme pahasına başlıyor. Oysa, eğitim sistemimizi iyileştirmenin yolu, donanım satın almaya harcanacak 8-10 milyar TL’nin öncelikli olarak okullarımızdaki koşulların iyileştirilmesi ve öğretmenlerin desteklenmesi için harcanması gerekirdi. Dolayısıyla, çocukları okullarda olan ailelerin ve öğretmenlerin bu girişim karşısında direnmesi gerekir.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Marka değeri

Bilişim Sektörümüzün Cüce Kalması Kader Değil

0
Dünyanın en değerli 10 firmasının 6′sı doğrudan bilişim sektörüne aitken, ülkemizde bu sektör hala 1-2 milyar dolarlık cüce boyutta duruyor. Sektördeki STÖ’ler güçlü bir dayanışma ile hükümetin yanlış politikalarına karşı etkin ve kararlı bir duruş gösteremezse bu durum değişmez.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
cumlogo

AKP Hükümeti İnterneti Kontrolü Altına Almak İstiyor

0

26 Aralık’taki Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazım

Çocukları internetin sakıncalarından koruma iddiası ile AKP hükümetinin güdümündeki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), 22 Kasım itibarıyla “Güvenli İnternet” adı verilen bir uygulama başlattı. BTK’nin sakıncalı olarak belirlediği sitelere girilmesini önleyecek olan filtreleri sadece gönüllü olarak isteyenler kullanabilecek. Fitre uygulamasını istemeyenler, şimdiki gibi devam edecek.

Bu masum ve iyi niyetli gibi görünen, dolayısıyla internet konusunda bilgisi olmayan kamuoyuna çekici olabilecek filtre uygulaması, aslında sinsi bir art niyet taşımaktadır ve ciddi bir tehlike yaratacaktır. Zaten AKP hükümeti baskısı altında olan medya yanında şimdi de internet AKP’nin kontrolü altına alınmak isteniyor. İran’daki gibi “Helal İnternet” uygulamasının sinsi bir başlangıcı ile karşı karşıyayız.Şimdi bu iddialarımızı destekleyen çok sayıdaki gerçeklerin önde gelenlerini sıralayalım:Youtube ve Google gibi siteleri bile yasaklamış olan ve şu anda onbinlerce olduğu sanılan, ama sayısı açıklanmayan siteye erişimin engellenmesine neden olan 5651 sayılı kanun, taslak olarak TBMM gündemine Kasım 2006’da gelmişti. TBMM Adalet Komisyonu’nda taslak görüşülürken “AB ülkelerinde internet yasakları yerine, internetin potansiyel sakıncaları üzerine eğitim programları uygulanıyor, konuyla devlet değil, devletin güdümünde olmayan, ama desteklediği STÖ’ler ilgileniyor” demiştim. Buna yanıt olarak zamanın Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve sonradan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, “O tür uygulamalar zaman alır, şimdi bu yasayı çıkaralım, zaman içerisinde eğitim uygulamaları da yaparız” demişlerdi. Aradan 5 yıl geçmesine rağmen okullarda öğrenciler veya ebeveynler için internette olabilecek sakıncalar üzerine herhangi bir eğitim programı yapılmadı. Hatta, ilköğretimde haftada iki saat ve zorunlu olan bilişim teknolojileri dersi, geçen sene haftada bir saat ve seçmeli olarak değiştirildi. Dolayısıyla, AKP hükümeti sadece samimiyetsizliğini değil, aynı zamanda toplumu internet konusunda bilgisiz bırakma niyetini de göstermiş oldu.Güvenli internet, çocukları ve yetişkinleri sadece internetteki sakıncalı yayınlara karşı korumak değildir. İnternet üzerinden yapılabilecek istismar ve dolandırıcılığa karşı da mahremiyetin korunması gerekli. Mahremiyeti korumak amacına yönelik, AB baskısıyla, hazırlanmış olan, muhalefetin de desteklediği “Kişisel Verileri Koruma Kanun Taslağını” AKP hükümeti yıllardır TBMM gündemine almıyor.Güvenli internet

Çocukların olduğu kadar yetişkinlerin de internet üzerinden istismarını önlemeye yarayacak bu kanunu AKP çıkarmamakla, esas niyetinin “korumak” veya “güvenli internet” olmadığını göstermiştir. Samimiyetsizlik burada da kalmıyor. Bu kanunun TBMM gündemine alınmasını engelleyen AKP hükümeti, 2010 referandumu ile anayasaya kişisel verilerin korunmasına ilişkin bir madde koydurdu. Yasal altyapısı olmayan bu anayasa değişikliğinin bir anlamı yoktur, tamamen göstermeliktir. Dolayısıyla, AKP hükümetinin, çocuklarımızı ve yetişkinleri İnternet’in tehlikelerinden korumak ve Güvenli İnternet yaratmak gibi bir niyeti olmadığı açıkça ortada.

AKP hükümeti ve güdümündeki BTK şu anda hangi sitelerin yasaklandığını açıklamıyor. Uygulanacak olan filtrede hangi kriterlere göre sitelerin yasaklanacağı belirtilmiyor. Filtre uygulamasını ve kriterleri yargı veya herhangi bir kuruluş denetleyemiyor. Dolayısıyla, kapalı kutu olarak sunulan filtrenin içeriğinin gizli tutulması, ortada bir art niyet olduğu kuşkusunu güçlendiriyor.

Hükümetin güdümündeki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) doğrudan bağlı olan, her elemanını bizzat Başbakan’ın atadığı ve sansür uygulamalarından sorumlu ve yetkili olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın bu yıl nisan ayında açıkladığı sakıncalı internet alan adlarının bazılarını hatırlayalım: “nefes, Haydar, sarışın, frikik, çıplak, hikâye, liseli, baldız”… Bunlar cinsellik içeriyormuş! İşte böylesine çarpık bir zihniyetin egemen olduğu bir kurumun belirlediği kriterlere göre şimdi çocuklarımız ve aileler internetin sakıncalarına karşı korunacakmış! Dolayısıyla, filtre uygulaması bir “koruma” değil, çarpık bir zihniyetin ideolojisini yaymak tehlikesi taşımaktadır.

AKP hükümeti, çarpık bir ahlak anlayışı olduğunu açıkça göstermiş bir kurumun, merkezi olarak uygulayacağı ve denetlenemeyecek bir filtreyi, internetin sakıncaları konusunda bilgisiz, çaresiz ve alternatifsiz bıraktığı topluma, kapalı bir kutu olarak sunmaktadır. Böylece, toplumun geniş bir kesiminin internet konusunda yeterli bilgi sahibi olmamasından istifade ederek şu anda on binlerce sitenin yasaklanmasına karşın hâlâ göreceli olarak özgür kalmış olan internet de AKP ideolojisinin hizmetine sunulma tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Oysa, gerçekten “Güvenli İnternet” isteyen bir hükümetin yapması gerekenler şunlardır:

Çocukların ve yetişkinlerin mahremiyetini koruyarak internet üzerinden istismarlarını önlemek için, “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu” derhal çıkarılmalıdır.

Okullarda gerek çocuklar, gerekse ebeveynler için internette olabilecek sakıncalar ve bunlardan korunmak için neler yapılması gerektiği konularında yaygın ve yoğun bir eğitim programı uygulanmalıdır. Ailelerin kendilerinin kullanabileceği ve piyasada zaten var olan ücretli ve ücretsiz filtre programları konusunda bilgi sağlanmalıdır. İnternet konusunda toplumsal bilinç, farkındalık ve sorumluluk yaratma amacına yönelik, devletten ve hükümetten bağımsız olarak çalışacak STÖ’ler desteklenmelidir. Bunları yapmamanın, sinsi ve olumsuz bir art niyet sahibi olmaktan başka hiçbir açıklaması yoktur. İnternet konusunda yeterli bilgisi olmayan toplumumuzu filtre tuzağına düşmemesi için elbirliği ile uyarmak zorundayız.

PDF  dosyası.

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
bthaber

BTHaber Aralık 2011

0

MEDYANIN GÜCÜ VE BTHaber

Medyanin_GucuAmerika’da 22, İtalya’da da 2 yıl yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönüşüm üzerinden 5-6 ay geçmişti ki, bir dostumun “Hiç düşünmeden aklına ilk geleni söyle, en çok neyi özledin?” sorusuna hemen yanıt verdiğimi hatırlıyorum: “Haber almayı!”
Amerika’da her tür medyanın arkasındaki sponsorların beğenilerine göre, manipülatif haber verebildiğini biliyordum. Daha da ciddisi, 31 Aralık günü yaşamını yitirmesinin üstünden  22 yıl geçmiş olacak olan Marshall McLuhan’ın, her tür medyanın sadece içeriği ile değil, bizzat kendi biçimi ile de dikkatsiz bireye bazı ideolojileri ve varsayımları empoze edebileceği iddiasının da farkındaydım. Nitekim, daha sonraları, MIT dilbilimi profesörü Noam Chomsky, kullandığı dil ve görsellerle medyanın toplumu ince ince manipüle ettiğini belgelemişti.
Ne var ki, dikkatli bir dinleyici, okuyucu ve izleyici olduğuma inanıyordum ve Amerika’da çok farklı kanallardan haberlere erişebiliyordum. Çeşitli haber kaynaklarından yararlanmak, olası yönlendirmelerin etkisini yok etmenin bir yoluydu. Ayrıca, konuları derinlemesine sorgulayan ve ayrıntılı araştırmalara dayanan haberler bulmak da mümkündü Amerika’da.
Ülkemizde, haberler genellikle güvenilirlik ve derinlikten yoksun. Teknoloji konularında bile, haber ve yorumlar bir “sponsor” amacına hizmet eden nitelikte olabiliyor. Örneğin, FATİH projesi diye adlandırılan, Milli Eğitim Bakanlığı 2011-2014 stratejisinde ilgili hiçbir satırın yer almadığı, şimdilik sadece bazı donanımları satın almaya yönelik olan konuda bile daha şimdiden gazetelerde “Eğitimde çığır açacak…” diye propaganda niteliğinde haber ve yorumlar çıkıyor. Henüz ortada öğretmeni, öğrenciyi, müfredatı, yani eğitimin esas unsurlarını içine alan bir proje olmadığı halde,  bu tür haber ve yorumların kamuoyunu bilgilendirmek veya haberdar etmek için değil, olumlu kamuoyu oluşturmak için olduğunu düşünüyorum.
Oysa, 12 yıldır izlediğim ve yaklaşık 3 yıldır yazdığım BThaber’de okuyucuyu herhangi bir yönde koşullandırma çabası gözlemlemedim. Doğal olarak kapsadığı sektörün büyümesine hizmet etmek amacında. Bunun dışında herhangi bir görüş veya güç odağına hizmet çabası görmedim. Dolayısıyla, önümüzdeki 16 Ocak günü 17. yaşını kutlayacağımız BThaber’e nice bilgilendirici ve haberdar edici yıllar dilerken, bugüne kadar 850 sayısının çıkmasında emeği geçen herkese de teşekkür etmek isterim.

KÜRESEL

İNTERNETİN ÖZGÜRLÜĞÜ

Neden tehlikeli olma potansiyeli taşıdığını daha önceki (Sayı 848) yazımda belirttiğim filtre uygulaması 22 Kasım’da ülkemizde başladıktan sonra, Doğu’da Hindistan ve Kore’de ve Ortadoğu ülkelerinde İnternet’e sınırlamalar gelirken, Malezya’nın Kuala Lumpur kentinde gözetleme ve telekulak gibi teknolojiler üzerine konferans olurken, Batı dünyasında ise İnternet’in özgür kalması yönünde yoğun gelişmeler oldu.
23 Kasım günü, Avrupa Adalet Divanı, fikri mülkiyet hakkını korumak için bile İnternet’e filtre uygulanamayacağı yargısını verdi. Amerika’da fikri mülkiyet haklarını korumak için temsilciler meclisine ve senatoya gelen 2 kanun teklifi (SOPA ve PIPA) aleyhine oluşan çok yoğun kampanya nedeniyle, Rupert Murdoch ve benzeri güç odaklarının kanun tekliflerini desteğine rağmen, tekliflerde geri adımlar atılmaya başladı. 8-9 Aralık günleri Hollanda’da sayısal özgürlükler üzerine yapılan “Çevrimiçi Özgürlük” başlıklı, Hillary Clinton’un da katıldığı toplantılarda ABD ve 13 ülke İnternet’in özgür kalması için ortak hareket kararı aldılar. (Bilmiyorum kimse Clinton’a “peki, siz niye WikiLeaks üzerine ağır sınırlamalar koydunuz” diye sordu mu?!) Neelie Kroes, sadece dilekte bulunmanın ötesinde, İnternet’teki sınırlama ve baskıları aşmak için gerekli eğitim ve teknolojilerin sağlanması yönünde somut önerilerde bulundu..
Bana göre, en önemli gelişme, 1 Aralık günü Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı parlamenter  Marietje Schaake’nin önerisini kabul ederek “İnternet Özgürlüğü Fonu”nu (Internet Freedom Fund) kurması oldu. Her yıl, şimdilik 125 milyon Euro ile bu fon, İnternet üzerine sınırlama uygulayan ülkelerden gelen şikayetler üzerine gerekli girişimler için harcanacak. Şimdiye kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Rusya’dan sonra en çok başvuran ülke olan Türkiye’den bu fona da bol başvuru olacağını sanıyorum.

BİREYSEL

HIZLI VE YAVAŞ BEYİN

Bireyin akılcılığı (rasyonelliği), von Neumann ve Morgenstern’in
40’ların sonunda matematiksel olarak kanıtladığı “Yarar Kuramı” ile şöyle tanımlanmıştı: Akılcı birey, yararını maksimize edendir. Bu kuramın yetersizliği veya geçersizliği, 70’li yıllarda iki farklı çalışma kulvarında ortaya çıktı. Birincisi, Herbert Simon’un çalışmalarıdır. “Yarar Kuramı”nın aksiyomatik varsayımı olan “mükemmel bilgi”den bireyin daima yoksun olacağı iddiasıyla, Simon
“Sınırlı Akılcı”
kuramını ileri sürdü. Ekonomist bile
olmadığı halde, bu kuramıyla 1979
yılında Ekonomi
Nobel Ödülü’nü aldı.
Ayni yıllarda, ikisi de ekonomist olmayan, Amos Tversky ve Daniel Kahneman, dahiyane düşünülmüş deneylerle, bireyin öngörülebilir yönde ve sistematik olarak “yanılgı” (bias) içinde, yanlış ve tutarsız kararlar verebildiğini gösterdi.  Daha sonra, “Prospect  (umut veya beklenti) Kuramı” ile bireyin tutarsızlık ve yanılgılarını kısmen açıkladı. 1996 yılında daha 59 yaşındayken Tversky ölünce, Kahneman 2002
yılında tek başına Ekonomi Nobel Ödülü”nü aldı.
Kahneman’ın bu sene çıkan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş “Thinking Fast and Slow” (Yavaş ve Hızlı Düşünmek) kitabı, çok parlak eleştiriler aldı. Örneğin, New York Times yazarı David Brooks “Bireyi ve kendisini anlamak isteyenlerin, yüzyıllar boyunca başvurup okuyacağı kitap” diye yazdı. Senenin en iyi 5 kitabı içerisinde yer aldı. Amazon’dan 13 dolara Bulut’a indirip iPad’imden okuduğum kitap gerçekten müthiş. Tversky ve Kahneman’ın bireyin yanılgılarını gösteren çalışmalarını ve “Prospect Kuramı”nı biliyordum zaten; ama, kitaptaki yeni bazı gerçek, ilginç ve şaşırtıcı örneklerle bu bilgimi tazelemiş ve zenginleştirmiş oldum. Kahneman’ın, Tversky öldükten sonra odaklandığı “mutluluk” konusundaki araştırmalarını bilmiyordum. İlgiyle okudum.
Burada sadece kitabın başlığını açıklamak isterim. Kahneman’a göre, beynimizde reflekslerle çalışan dolayısıyla hızlı ve otomatik Sistem-1 ve derinlemesine analizle çalışan dolayısıyla yavaş Sistem-2 diye iki farklı çalışma düzeni var. Karşınızdaki “Atı alan…” dediği an sizin Sistem-1 anında ne diyeceğini bilir. Ama, dar bir yere otomobilinizi park edeceğiniz zaman Sistem-2 devreye girer. Ne var ki, genellikle Sistem-2 çok tembeldir! Çok zorda kalmazsa, işi Sistem-1’e bırakır. Kahneman bu durumu çok güzel örneklerle gösteriyor.
Dolayısıyla, Brooks’un ifadesini kullanarak, kendini ve başkalarını anlamak isteyenlere bu kitabı hararetle öneririm. Yalnız, baştan bir de uyarı yapmak isterim: Önemli birçok konuda, üstelik yetki sahibi bireylerin beyninde, tembel Sistem-2’nin işini ne kadar sık ve yanlış yerlerde Sistem-1’e bıraktığını anlamanız moral bozucu olacaktır!
Kitabın hemen aklıma getirdiği güncel ve ivedi sorulardan ikisi:  FATİH “projesi (?!)” bir öğrencinin beynindeki Sistem-2’yi güçlendirebilir mi? Nasıl?

 

BTHaber’den okumak için;

http://www.bthaber.com.tr/?p=17837

PDF halini indirmek için tıklayın.

 

TumblrStumbleUponRead It LaterPrintFriendlyBlogger PostWordPressFacebookFriendFeedLinkedInShare
Go to Top